Ey İstanbul! Bugün yazı yazmam gerektiği için ayaklarım evin yolunu bulamadı.
Ne yazabilirim ki böyle bir zamanda?
Kelimelerin anlamı var mı?

Önce ağır ağır eriyen kirli karların üzerinde yürüdüm.
Üşüyünce bir dükkana girdim.
Saçma sapan kıyafetler denedim.
Arada Türkçe konuşanları duydum ama hiç bulaşmak istemedim.
Daha saçma kozmetik bölümünde bir saate yakın vakit harcadım.
Hiç bir şey almadan çıktım.

istanbul'da kar. İstanbul

Eve doğru ilerlerken peynir almak için eczaneye girdim.

Evet anneciğim, geldiğinde göreceksin, eczaneler Istanbul Ecza Odasının tüm korkulu rüyalarını gerçekleştirecek kadar süpermarketleşmiş durumda. Peynir, ekmek, temizlik malzemesi, makyaj eşyası arkasında küçücük bir tezgah, arkasında maaşlı bir eczacı.

Peynir aldım ama tuvalet kâğıdı almayı unuttuğumu eve gelince fark ettim. Kafa işte. Kağıt havluya devam.
Yavaş yavaş yürürken ezilen karın çıkarttığı sesleri duyunca içim iyice bir cız etti. Kart. Kurt. Ne saçma laflar. Ne kadar ayıp.

Eve geldiğimde kapımda bir kağıt asılıydı. Yarın ben evde yokken apartman yönetimi daireme girecekmiş. Ethernet tamiratı için. Ethernet kullanan mı kaldı? Ne yapacaksın? Hayır desem dinlerler mi? Sabah sabah ortalığı toplayıp araklanacak şeyleri mi kaldırmam gerekiyor? Ne biliyim?

Aklım İstanbul’da.

Sizlerle.

Tüm koca geçen yıl, Ekim ayına kadar, memlekette yaşanan her trajedide oradaydım.

Birlikte korkmuş, dehşete düşmüş, kenetlenmiş, kızmış, üzülmüştük.

Toplu travma yaşamaya alışmış biri olarak yoksunluk hissediyorum uzakta.

Sezen Aksu’nun ‘Düş Bahçelerinde’ albümünü açtım youtube’da.

Siz de basın o linke. Bir yandan çalsın. Bakalım aynı zamanlarda aynı şarkılar çalacak mı? Size yazarken onu dinliyorum. O da benim arabeskim herhalde. 90larda, 20lerimde Türkiye’de yaşamadığım için yaşdaşlarımın bildiği pop ve arabesk müziğin dışında kaldım hep. Nasılsa Sezen’i bulmuşum, ona tutunmuşum. Şimdi de tutunuyorum.

İşte yurtdışında yalnız olmak, aidiyet aramak böyle bir şey.
Bir tek Megan’cığım Cumartesi gününden beri arayıp soruyor, herkes nasıl, ben nasılım, Umur, annem, babam, tanıdığı arkadaşlarım, hepinizi teker teker soruyor, sağ olsun.

Türklüğümle o kadar ilgili iş yerimde bir kişi bile sormadı. ‘Ne oldu? Geçmiş olsun! Ne düşünüyorsun?’
El alem işte böyle işte bu kadar.

Biliyorum Türkiye’de de insan akıl sağlığı için ve beynin kendini koruma mekanizması olarak başka konulara kayıyor. O davranış orada okey de burada insan daha bir kötü oluyor.  Suçluluk duygusu her halde.

İstanbul'da fırtına, fotoğraf: Umur Dilek

İstanbul’da fırtına, fotoğraf: Umur Dilek

Ah İstanbul. Biricik aşkım İstanbul. Live Love Thank’i ilk aklımızda oturtmaya çalışırken, blogumuzun adının ‘İstanbul Aşkına’ olmasını istemiştim. O yeterliydi. Her şeyi açıklıyordu. ‘ For the love of Istanbul’. Her dilde yerine oturuyordu işte.

Kız Kulesi, İstanbul. Fotoğraf: Umur Dilek

Kız Kulesi, fotoğraf: Umur Dilek

Kendimiz İstanbul ile sınırlı bırakmayalım dedik. Bakınız ne oldu. Gerçekten sınırlamamışız.

Ama İstanbul aşkı gibi başka bir aşk tanımam.

Topkapı Sarayı, İstanbul

Topkapı Sarayı, İstanbul. fotoğraf: Umur Dilek

Tutunamadım tutunamadım doğduğum şehre’ diyor Sezen bu satırları yazarken. Ne garip değil mi bazen böyle müzik ‘bu kadar da olmaz ki dedirtir’ insana.

Kınalıada, İstanbul

Kınalıada, İstanbul

Şimdi İstanbul’daki muazzam balkonumuzda olmak isterdim.

Martı sesleriyle, denizin üzerindeki ışık yansımalarının dansını, vapurun ağır ağır geçişini izlemek. O koca şehrin ortasındaki yersiz huzuru hissetmek. Umur’un heyecanla elini kolunu sallayarak bir şeyler anlatmasını seyretmek. Hızlı büyüyen ergenler gibi elinin kolunun ölçüsünü bilemeyip etrafa çarpması. Endişelenince volta atması.

Pazar günü konuşurken, iki patlamanın tam ortasındaki evimizde tanık olduklarını anlatırken, koridorda kaç kere evi baştan sona gitti geldi, sayamadım. Ah .. paylaşamadığımız travmalar mı olacaktı aramızdaki mesafeyi perçinleyen?

İstanbul’dayken teslim olmayı reddettiğim gözyaşları, Toronto’da mı esir alacaktı beni?

‘Yüzünüz ne kadar aşina... Gözünüz öyle uzak bakmasa

Sizi tanıdığıma yenim edebilirim…’ diyor şimdi de Sezen Aksu.

Yazımın ‘soundtrack’i adeta..

Bir bulut olsam…’.. ‘Bülbülün çilesi; … ‘annemin sesi’… ‘Radyoda yanık içli bir keman, ağlasa nihavent acem aşira..’

Ey İstanbul!

Ey İstanbul’un güzel insanları!

Seviyorum sizi.

İstanbul bin yıllarca neleri yaşadı? Ne badireler atlattı!
Hala enerjisiyle, ışığıyla, güzelliğiyle, her iki kıtayı, milyonları besliyor! İlham veriyor. Sevgi katıyor.

Ne malum, dünya gözüyle bir daha görür müyüm?’ diyor Sezen şimdi.

Kim bilir? İnşallah!

İstanbul’da geçirdiğim her gün, her saat beni tüm dünyaya karşı dayanıklı kılan, sahip olduğum en büyük değer. Umarım siz de bunun farkındasınız. İstanbul’da yaşamak çok büyük bir şans ve ayrıcalık.

Lale devri çocuklarıyız biz.
Zamanımız geçmiş.
Aşk şarabından en son kim bilir hangi şanslı içmiş?’

Elimizdeki her anın, yanımızdaki herkesin, duyduğumuz her sesin, gördüğümüz her şeyin kıymetini bilerek yaşamaya, sevmeye ve tüm bunlar için şükretmeye devam etmeliyiz.

Galata Kulesi, İstanbul

Galata Kulesi, İstanbul

Bizim Live Love Thank mantramıza ek olarak içinde olduğumuz günlere çok uygun olduğunu düşündüğüm bir mantrayı daha paylaşmak isterim sizinle.

Size bir Hawaii duası

İstanbul’da Cihangir Yoga’da dersine girme şansına nail olduğum güzel insan Blaire Lindsay İstanbul’da olanlarla ilgili bu Hawaii duasını tavsiye etmiş bizlere. Adı ‘Ho’ponopono’ olan bu dua, barış/uzlaşma ve affetme üzerine. Güney Pasifik Okyanusundaki pek çok yerde sinir, öfke, düşünce ve davranış hatalarının kişiyi hasta ettiğine inanılırmış. Aşağıda yazılı sözler peş peşe tekrarlanınca, düşün gücüyle bu hataları gidereceği için, iyileştirici olduğuna inanılırmış.

Şu ünlü 60 milyon, hadi hep birlikte, tek bir ağızdan, inanarak, 10 kere!

I Love you – seni seviyorum
I am sorry – özür dilerim
Please forgive me – beni bağışla
Thank you – teşekkürler

Live Love Thank. Yaşa Sev Şükret. Çünkü biri olmadan diğerleri olamıyor.